Dünyada Uluslararası İlişkilerde Yeni Bir Dönem mi başlıyor?
Son yıllarda uluslararası ilişkilerde yaşanan gelişmeler, birçok araştırmacıya “yeni bir çağın eşiğinde miyiz?” sorusuna cevap aramaya zorlamaktadır. Jeopolitik fay hatlarının kayması, eski müttefikliklerin sorgulanması, yükselen güçlerin sahneye çıkışı ve bölgesel çatışmaların küresel yankıları dünya siyasetinde adeta baş döndürücü bir döneme işaret etmektedir.
Soğuk Savaş sonrası kurulan Amerikan merkezli tek kutuplu düzen bugün yerini çok kutupluluğa bırakmıştır. Çin’in ekonomik yükselişi, Rusya’nın askeri hamleleri, Hindistan’ın bölgesel ağırlığını artırması ve Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışı, bu dönüşümün somut örnekleridir. ABD Başkanı Donald Trump’ın “Büyük Amerika” kurma çabaları aslında bu çok kutupluluğa verilen bir cevap niteliğinde. Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna savaşıyla birlikte Batı’yı meydan okumaya davet etmesi, yeni güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunun ortaya koyması açısından önemlidir.
Kurulmak istenen bu yenidünya düzeninde Orta Doğu, tarih boyunca olduğu gibi bugün de küresel siyasetin kalbinde. İsrail-Filistin çatışması sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel bir kırılma hattı haline gelmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “daha adil bir dünya” söylemi hem bölgedeki hem de uluslararası kamuoyunda yankı bulmaktadır. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bir yandan ABD ile iş birliğini sürdürmesi, diğer yandan Çin ve Rusya ile yakınlaşması ise Orta Doğu’daki liderlerin ulusal çıkarlarını merkeze alan çok yönlü dış politikaya yöneldiğini göstermesi açısından önemli ipuçlarıdır.
Bu olaylar ve yaklaşımlar göstermektedir ki uluslararası ilişkiler artık sadece askeri ve diplomatik dengelerle açıklanamamaktadır. Yapay zekâ, siber güvenlik ve enerji dönüşümü gibi yeni alanlar, devletlerarası ilişkilerin merkezine yerleşmiştir. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in “Dijital İpek Yolu” girişimi sadece ekonomik değil aynı zamanda teknolojik bir hegemonya arayışını ifade etmektedir. ABD ise yapay zekâ ve çip teknolojilerinde üstünlüğünü korumak için Japonya ve Güney Kore ile stratejik ortaklıklarını derinleştirmektedir. Çok büyük denklemli ve sonuçları itibariyle tüm dünyayı etkiyen bu gelişmeler, geleceğin savaşlarının tanklarla değil algoritmalarla yapılacağını göstermektedir.
Dünya siyasetinde önemli bir aktör olan Avrupa Birliği cephesinde ise Ukrayna savaşı sonrası güvenlik politikalarının yeniden tanımlandığı görülmektedir. Almanya Şansölyesi Olaf Scholz’un “Zeitenwende” yani “tarihi dönüm noktası” olarak adlandırdığı süreç, Avrupa’nın güvenlikten enerjiye kadar birçok alanda daha bağımsız kararlar almak istediğini ortaya koymaktadır. Ancak iç siyasi krizler, aşırı sağın yükselişi ve ekonomik zorluklar, bu hedeflerin önünde ciddi engeller oluşturmaktadır.
Tüm bu gelişmeler ışığında uluslararası ilişkilerde yeni bir döneme girildiğini söylemek mümkündür. Ancak bu dönem, bir “istikrar çağı” değil aksine “belirsizlikler dönemi” olarak tanımlanabilir. Geleneksel ittifakların zayıfladığı, güç merkezlerinin çoğaldığı ve yeni tehditlerin ortaya çıktığı bir süreçte, her ülkenin kendine özgü stratejik manevra alanı aradığı görülmektedir. Bu durum şüphesiz devletlerarası kurulacak olan küresel ve bölgesel ittifakların önemini de artırmaktadır.
Bugün Washington’dan Pekin’e, Moskova’dan Ankara’ya kadar tüm başkentler, bu baş döndürücü gelişmeleri yeniden okumak zorundadır.
Tarihin akışını belirleyecek olan ise liderlerin bu çok katmanlı krizleri nasıl yöneteceği ve gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakacağı konusudur.