Bazı hikayeler final yapmaz, sessizce devam eder.

Bir şeye başladığımda onu bitirme dürtüsü bende hep ağır basar. Yarım kalan her şey, zihnin bir köşesinde ışığı açık kalmış bir oda gibi. Ama bu derlemedeki kitaplar o ışığı rahatsız edici bir şey olmaktan çıkarıp bir tür güvene dönüştürüyor. Çünkü bazı hikayeler “son” için yazılmıyor aksine geri dönüp aynı cümleden yeniden başlayabilme konforunu veriyor. Bittiğinde kapanmayacak bir şey arıyorsan, doğru yerdesin.

Bu kitap belkide benim en güzel yarım kalmış hikayem. Çünkü burada aşk romantik bir süsten ziyade baskının, yokluğun ve beklemenin içinde var olmayı başaran bir direnç biçimi. Mektuplar ilerledikçe sadece iki kişinin değil, bir dönemin de nabzını tutuyorsun. Berger, küçük ayrıntıları büyütmeden çok şey anlatıyor aslında içeride. Bir bakışın hatırası, bir cümlenin arası, sessizliğin ağırlığı… Okurken bazen durup pencereye bakıyorsun, çünkü metin hızla tüketilmiyor, sende oturup dinleme hali yaratıyor. Zihinde iz bırakan, ağır ağır derinleşen bir okuma.
Piranesi - Susanna Clarke

Kendine “ev” dediği sonsuz bir yapıda yaşayan Piranesi’yi düşünün: Salonların sonu yok, her yerde heykeller var, alt katları gelgit basıyor. Günlerini keşif yaparak ve defter tutarak geçiriyor.. Rüzgarın yönü, suyun saati, heykellerin dili bile kayda değer. Sonra “öteki” denen tek insanla buluşmaları, bu sakin düzenin içine küçük çatlaklar açıyor. Dışarıdan bakınca masalsı bir bulmaca gibi dursa da okudukça hafıza, kimlik ve gerçeklik meselesine dönüşüyor. Ev’i hem çözmeyi istemek hem de çözmeye kıyamamak..
Dilin Yedinci İşlevi - Laurent Binet

Roland Barthes’ın ölümü bir trafik kazası gibi görünürken, bir dedektif ile genç bir akademisyen kendini Paris entelektüel dünyasının içine sürüklenmiş buluyor. Foucault, Derrida, Deleuze gibi isimlerin gölgesinde, üniversite koridorlarından siyasi kulislere uzanan bir takip başlıyor. İddiaya göre ortada “dilin yedinci işlevi” denen bir sır var. Sözü yalnızca ikna edici değil, neredeyse mutlak bir güce dönüştüren bir teknik. Roman polisiye temposuyla akıyor ama asıl cazibesi de her bölümde hem bir teoriyi hem bir entrikayı yakalıyorsunuz. Peki ‘bir sonraki sahnede kimi göreceğim?’
Hafıza Polisi - Yoko Ogawa

Bir adada bazı şeyler bir sabah ansızın yok oluyor. Önce bir nesne, sonra onun anısı… İnsanlar itiraz etmeden uyum sağlıyor çünkü kaybedilen şeyin duygusu da siliniyor. Ama herkes unutamıyor. Unutamayanları toplayan, evleri arayan, cümleleri bile denetleyen bir Hafıza Polisi var. Bu atmosferin içinde yaşayan bir yazar, saklanması gereken birini korumaya çalışırken kendi hayatının da parça parça eksildiğini izliyor. Okurda bitirmeyi zorlaştıran şey gerilim değil sadece, kaybolan her şeyle birlikte dilin ve dünyanın incelmesi. Son sayfaya gelmek, adadaki o sessiz kaybın “tamamlanması” gibi hissettirebiliyor.
Yok Oluş - Jeff VanderMeer

Bölge X denen bir yer var. Haritalarda adı var ama gerçekliği başka türlü işliyor. Oraya giden ekiplerden geri dönen az, dönenlerin anlattığı ise tutarsız. Bu kez bir biyolog, bir antropolog, bir psikolog ve bir ölçümcü içeri giriyor ama karşılarına çıkan şey tehlikeden çok, doğanın yabancı bir zeka gibi davranması. Günlük notları ilerledikçe, keşif ile çözülme arasındaki çizgi silikleşiyor: Mekan değişiyor, dil yetmiyor, beden bile güvenilir değil. Tam da bu tekinsiz cazibeden geliyor insan bitirmeye kıyamıyor. Bölge X’i tamamen anlamak, onun büyüsünü öldürmek gibi.